10 Kasım 2009 Salı

Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu, büyük askeri deha, siyaset, bilim, kültür adamı Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ümüzü saygı, sevgi ve rahmetle anıyoruz…



08 Kasım 2009 Pazar

Acelesiz Bir Pazar Sabahı...

Acelesiz bir pazar sabahı vardı. “S.” yurt dışında olunca büyük planlar yapılmayacaktı, Güya kendi halinde bir pazar geçsin hem de evde sadece dinlenilsin isteniyordu. Ancak sabah sabah çalan telefonla uyanıldı. Kim bu sabahın köründe denildi, kalkıldı. A. arıyordu, ne yapacaksın diye soruyordu. Ya bu saatte bunu sormak için mi aradın denildi. Yuh be oğlum saat 11:00, ne bu saati, kaçta yattın yine sen denilince, günün yarısının çoktan kaçırılmış olduğu anlaşıldı. Kaçırılsa da önemi yoktu. Zaten kendi halinde, plansız, nasıl olursa öyle bir pazar olması düşünülmüştü. Sen olduğun yerde kal, ben gelecem diyip konu tatlıya bağlandı. Neyse bunun üzerine yataktan kalkıldı. Kahvaltı yapılmadı. Sert bir kahve içildi. Dün akşam A., E., R., ile gidilen harika oyun düşünüldü, oyun kitapçığına tekrar göz gezdirildi. Sonra bilgisayar açılıp, günlük gazetelere şöyle bir göz atıldı. Bu sırada kendine gelindi.



Ali Yılmaz -2005

Öğleden sonra S.’nin evine gidecek olan, Cano’dan sorumlu Bayan F. arandı. Sen bugün gitme, ben az sonra gidip Cano’yu alacağım, dışarı çıkaracağım denildi. Ben çoktan geldiydim demesine üzerine, eh iyi o zaman bende geliyorum kahvaltılık bir şeyler hazırla da orda kahvaltı yapayım denildi. Siz gelin her bir şeyimiz var dendi. Eşofmanlar giyildi, boğazın havası içe çekildi, Ortaköy sahilden Bebek’e gelindi. Sokağın çocuklarıyla (kedi ve köpek tayfası) selamlaşıldı. S. yokken burası göze daha bir başka göründü. Sanki biraz tuhaf olundu. Bu sırada sabahın köründe beni rahatsız eden( :))) saat 11:00) A. kendi evinin balkonunda kahve sefasına devam etmekteydi. Önce onun bahçesine girildi, selamlaşıldı, Cano’yu alıp yürüyüş yapalım dendi. Yok, ben o işi bitirdim demesi üzerine, o zaman sen yana gel de kahvaltıda eşlik et bari denildi. A. alındı, S.’ nin evine gidildi.

Bayan F. kapıyı açtı, Cano beni görünce sevindi. Havladı da, havladı… Bayan F.; siz gelecem diyince yandan poğaça aldım geldim, hadi hazır hemen buyurun dedi. Saat bu sırada 13:00’e yaklaşmıştı. A. ile sohbet edildi, ondan, bundan, şundan konuşuldu. Akşamüstü için bir plan yapıldı. Benim sahil yürüyüşünden sonra buluşmak üzere kapıda ayrıldı. Sabırsızlanan Cano ile Bebek sahilinden Sarıyer yönüne yüründü, üstelik birde geri gelindi. Bu sırada hep S. düşünülüyordu ki telefon çaldı, S. ile konuşuldu. Yürüyoruz, sahildeyiz ama sen yoksun denildi. Birlikte yapılan yürüyüşler, İhsan abinin teknesindeki sabah kahvaltıları hatırlandı. Cano’nun sesi dinletildi. Evde ne var ne yok dedi, ben gidip geliyorum sorun yok denildi. Yapılacak program aktarıldı, onun programı dinlendi. Daha epeyce işinin var olduğu anlaşıldı, can sıkıldı. Az kaldı sen sıkma canını, hem gelince bir sürprizim var dendi. Israr edilmesine rağmen ağzından laf alınamadı. Bekle ve gör dendi. Telefon hiç kapatılmak istenmese de kapatıldı. Sonra Cano ile eve dönüldü. Hızlı bir duş alınıp, üst baş değiştirildi, Bayan F.’ye birkaç şey tembih edildi ve A.’nın evine geçildi.


Ali Yılmaz - 2005

A.ile birlikte İstinye Park’a gidildi. Yarın ki önemli toplantısı ile ilgili yolda sohbet edildi. A. birkaç takım elbise alacaktı, onun için şöyle bir bakalım önce denildi. Ancak huysuz adamdı, öyle çok çok vakit ayırmazdı. Her zamanki yerine gidip, 4 çeşit güzel takım seçildi. Mağazada ki personelle sohbet edildi, çaylar içildi. Hiç akılda yokken kendime de bir şeyler alındı. Sonra yemek yenildi. A. önce beni eve bıraktı, bana gidelim film izleyelim demesine rağmen, yeter yoruldum denildi. Sen mi, yaşlı olan biziz nasıl yorulursun dedi, gülündü. Yarım kalmış kitap tamamlanacak, S.’nin giderken armağan ettiği albüm dinlenilecek ve yatılacak şeklinde konu aydınlatıldı. Senin bu planlı halini seviyor olsa gerek dedi... İşte böyle bir gün daha geçtiiiiiiiiiii, gittiiiiiiiiii…



Ve İstanbul geceliğini giyindi, şimdi daha bir farklı şehir sanki daha bir(...) Bu da bu akşama eşlik etsin...

06 Kasım 2009 Cuma

Two weeks

İçinizden geldiği gibi ve sizi siz yapan biri. Tamamlayan, hiç eksilmeyen, eksiltmeyen, aksine çoğaltan ve güzelleştiren. Güç veren, destek olan, sarılan, sarmalayan. Bir anı bin ana eş kılabilen, dünyayı sizin için döndürebilen, “hayat be işte, nedir ki, yaşıyoruz, seninle anlamlanıyor” diyen ve dedirten, “sen varsın ya gerisi önemsiz” duygusunu hissettiren cânı, canın yarısını uğurlamak…



Uçağının kalkacağı o tabloya bakmak uzun uzun. Zamanın anlamını daha derinden anlamanın sarsılmışlığını yaşamak. Dış hatların o soğuk havasını hissetmek, ülkenin içinde olmak ama değilmişsiniz gibi yabancılaşmak, duygulanmak, sarılmak, göndermek, kendinizi de alıp gitmesine izin vermek, iki haftalığınada olsa biraz dağılmak…
Anlayamamak, anlatamamak her şeyi bir arada yaşamak… Ama çok sevmek, hep onunla olmak istemek ve döneceği gün için beklemek, susmak ve beklemek…

31 Ekim 2009 Cumartesi

Fettucuni and Red Wine and Love


S. seninle bir şeyler yapmayı seviyorum...



30 Ekim 2009 Cuma

İstanbul Boğazı'nda Cumhuriyet Çoşkusu







Not: Fotoğraflar sevgili Burak Barutcu'ya aittir. Değerli arkadaşımın ellerine sağlık...

27 Ekim 2009 Salı

Sokak Müzisyenleri



18 Ekim 2009 Pazar

Ekim Kitaplığı - Ekimlik

Ekim ayının ortasından bir Pazar gününden merhaba sevgili okurlarım. Yaşam içerisinde her olanı biteni, üzüntüsü, sıkıntısı, paylaşımı, güzellikleriyle ilerliyoruz. Günleri günlere eklenip yol alıyoruz. Ömür bize ne kadar biçilmişse o kadar var olacağımızı biliyoruz. Bu yüzden de yaşam denilen bu kısacık zamanda onu doldurabildiğimiz kadar anlamlanacağımızı biliyor, ona göre yaşamaya özen gösteriyoruz. Sanata, kültüre eğilişimiz, estetikten güzelden yana olan seçimimiz, tüm canlıların ortak yaşam hakkı olduğunu savunuşumuz, hep birlikte yol almak isteyişimiz bundandır… Bu güzel Pazar gününde Kedili Yaşam’ın Ekim Kitaplığında dolaşmak isteyişimiz, sizleri buyur etmemiz de bu düşüncedendir. Ne olursa olsun paylaşabilmek ve ne öğrendiysek etrafımıza yayabilmek, birlikte gelişebilmek…



Ekim kitaplığının ilk kitabı bir tarihi belge aslında. Rodos’tan başlayan İzmir’in Karşıyaka’sına uzanan aşk ile harmanlanmış, savaşın ne demek olduğunu anlatan, savaş döneminde insanların neler yaşadığını gözler önüne seren, bilgilendirici, akıcı ve merakla okunan bir kitap. Yücel ve Zuhal İzmirli’nin kaleminden çıkan Rodos’tan Karşıyaka’ya, özellikle ezbersel, akılda kalmayan tarih kitaplarına örnek olmalı diyorum.

“1930’larda Rodos’ta filizlenen tertemiz ve şiddetli bir aşkın gölgesinde II. Dünya Savaşı ve savaş acıları ardından anavatana uzanan bir göç serüveni... Sonrasında, yurt bellenen İzmir’de inşa edilen yaşamlar... Tutkulu hayatlar, gelenekler, görenekler, insan ilişkileri ve bütün bunların en canlı yaşandığı yer; Karşıyaka’nın en kendine özgü sokaklarından biri 1685 Sokak”...



İkinci kitabımız Kürşat Başar’ın Başucumda Müzik adlı eseri. Bir kadın ve iki erkek, aşk, sevgi, sadakat, verilen sözler arasında gidip gelmeler…

“Eğer, hayatımızın bir anına gidip orada sonsuza dek kalacaksınız deseler yalnızca iki şeyden birini seçmek isterdim. Biri, o çocukluğun bahçesindeki ağacın dalına asılı salıncakta sallanırken? Öteki, bütün hayatım boyunca en çok sevdiğim adamla öpüştüğüm ilk gün? Herkes âşık olmanın ortak dilini bulup yazmaya çalışıyordu. Ama aslında bu kadar basitti işte: Birini öptüğünde salıncakta sallanır gibi hissediyorsan âşıksın.?” Bu anlatış bu zamana kadar duyduğum aşkın en güzel tariflerinden…



Üçüncü kitap D&R’da dolaşırken oğlunu bir an olsun aklından çıkarmayan ve onu her hatırlayışında gözleri dolan canım babamın seçimi. Dewey - Dünyanın Kalbine Dokunan Kütüphane Kedisi - Vicki Myron…

“Bir kedi sizin üzerinizde ne kadar etkide bulunabilir? Bir kedi kaç kişinin yaşantısını etkileyebilir? Terk edilmiş bir yavru kedi klasik bir Amerikan kasabasındaki küçük bir kütüphanede nasıl dünya çapında ünlü olur? Dewey'in büyüleyici öyküsünü okumadan bu sorulara yanıt veremezsiniz. Dewey'in öyküsü olası en kötü durumda başlıyor. Yalnızca birkaç haftalık yavru iken, yılın en soğuk gecesinde Spencer kasabası Halk Kütüphanesine sığınır. Kütüphane yöneticisi Vicki Myron ertesi sabah onu bulmuştur. Myron alkolik kocasından ayrılmış, göğüs kanseri olan çocuklu bir kadındır. Dewey onun ve personelin kalbini kazanmıştır ve yukarı doğrularak ve soğuktan neredeyse donmuş patisini kaldırarak onlara teşekkür edecektir. Sonraki on dokuz yıl boyunca Spencer halkı onun heyecanını, sıcakkanlılığını ve (bir kediye özgü) insancıllığını ve her şeyden önce en çok kimin ihtiyacı varsa onun yanına gitmesini sağlayan altıncı hissini yaşayacaktır. Onun ünü başka kasabalara ve ardından başka eyaletlere doğru artar ve sonunda tüm dünyaya ulaşır. Dewey yalnızca bir dosttan daha fazlasıdır; o genel olarak tarımla geçimini sağlayan bu kasabanın insanları için bir gurur kaynağı olmuştur.”



Korsan’a;

DEWEY’i okurken yüz yüze bakıp seni andık oğlum. Senin bizim için ne kadar özel olduğunu düşündük, gülümsedik. Eski günleri hatırladık, hüzünlendik. Ben fotoğraflarına hâlâ derinlemesine bakamıyorum. Yaradan hemen hemen her gece rüyama konuk ediyor seni. Hep oynarken görüyorum seni. Mutlu olduğunu, hep gülen gözlerini bana gösteriyorsun. Sen bizimlesin biliyorum…

Not: Tırnak içinde yazılan bölümler kitapların arka kapak yazılarından alınmıştır…

16 Ekim 2009 Cuma

İstanbul Bienali - 11.B

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) 1987 yılından bu yana, farklı kültürlerden sanatçılar ve izleyiciler arasında görsel sanatlar alanında İstanbul'da bir buluşma noktası oluşturmayı amaçlayan Uluslararası İstanbul Bienali'ni düzenliyor. İKSV'nin şimdiye dek düzenlemiş olduğu on bienal, her iki yılda bir güncel sanatın yeni eğilimlerini bir araya getirerek izleyiciye sunarken, yurtiçi ve yurtdışındaki sanat çevreleri, sanatçı, küratör ve eleştirmenler arasında uluslararası bir kültür ağının kurulmasına olanak sağladı.

11. Uluslararası İstanbul Bienali, başlığını Türkçe'ye "İnsan Neyle Yaşar?" olarak çevrilen "Denn wovon lebt der Mensch?" adlı şarkıdan alıyor. Bu şarkı Bertolt Brecht'in Elisabeth Hauptmann ve Kurt Weill ile birlikte tam 80 yıl önce yazdığı Üç Kuruşluk Opera adlı oyunun ikinci perdesinin kapanış parçası.

İstanbul Bienali 12 eylülde başladı, 8 kasıma kadar devam edecek. Bienalin küratörleri Hırvat küratör topluluğu What / How and For Whom/Why. 4 kadın küratör 40 ülkeden 70 sanatçının 120 projesini seçti. Projeler 3 mekânda toplam 6.000 metrekareye varan bir alanda sergileniyor.

Şimdi sizleri kendi objektifimden her üç mekâna ait Bienal kareleri ile baş başa bırakıyorum ve soruyorum. İNSAN NEYLE YAŞAR?

Mekânlar: Antrepo No.3, Tütün Deposu, Feriköy Rum Okulu...

































14 Ekim 2009 Çarşamba

"My Name is Casper" H ^ Y ^ L ^ T

Karaköy’de Tarihi Sümerbank Binasında güzel bir sergi var. Değerli sanatçı ve çalışmalarını çok sevdiğim Ali Yılmaz sayesinde haberdar olduğum ve gittiğim bu hoş sergi ismi ile bütünleşmiş durumda. Gerek sanatçıların çalışmaları, gerekse mekânın vermiş olduğu duygu, gezinirken içinizin ürpermesini sağlıyor. Resimlere dalmış gitmişken, adımınızı attığınızda gıcırdayan ahşap döşemenin sesi, birçok eski yaşanmışlığı barındıran yaşlı binanın iç yüzü, sanatçıların çalışması olan videolar, sizi içinde bulunduğunuz zaman diliminden sıyırıp, aslında hiç yaşamadığınız o eski zamana, şimdiki halinizle konuk olmuş hissini veriyor. Ben bu büyük binanın bütün katlarını gezdim. Bütün sanatçıların çalışmalarına zaman ayırdım. Oldukça keyif aldım. Sizlerde Tarihi Sümerbank Binasında ki bu sergiyi pazar ve pazartesi günleri hariç 3 Ekim-24 Ekim tarihlerinde, 11.00-19.00 saatleri arasında gezilebilirsiniz.

Not: Değerli sanatçı Ali Yılmaz’ın çalışmasının da bulunduğu ART216 sanat grubunun çalışmaları ikinci katta merdivenden çıkar çıkmaz sağ tarafta yer alıyor. Özellikle Sevgili Ali’nin eserinin önünde uzunca bir süre durduğumu, yine beni en çok etkileyenlerden birinin kendisinin çalışması olduğunu belirtmeliyim. 1. kattaki herkesin hayatta bir duruşu olmalıdır tablosu, orta katlarda yer alan içinde bulunduğumuz duruma atıfta bulunan hukukun siyasallaşmasına gönderme yapan çalışma ile en üst kattaki son derece özgün olan sanat çalışmaları çok hoşuma gitti. Hele bir sanatçının küçük yazı tahtalarından yapmış olduğu ve sizde kendinizden bir iz bırakın dediği bölümünü taktir ettim. En alttaki orta yazı tahtasına Kendini Bil diye yazıp bütün içerisine benden bir parçayı yerleştirdim.




























12 Ekim 2009 Pazartesi

Prinzeninsel / Büyükada

İstanbul yaz elbisesini henüz üzerinde taşıyor, geceleri ise ince elbisesini çıkarıp biraz daha mevsimlik giyinmeyi seçiyor. Bu havaları değerlendirmeği ise bize bırakıyor.









Bir Pazar günü Kabataş-Adalar vapur iskelesinden başlıyor keyifli yolculuğumuz… Yanımızda martılar için simitlerimiz. Elimizde vapura binmeden aldığımız sıcacık çayımız. Vapura ilk adım atışımız ve İstanbul’un gürültüsünden sıyrılışımız. Büyük adaya varıncaya kadar diğer adalara uğrayışımız. Şimdi sayıları çok azalsa da hayal gücümüzde vapura indirip bindirdiğimiz madamlarımız.

Ada turu sırasında bir esnaf son madam da adadan gitti beyefendi, bizim sezon kapandı diyor, gülümsetiyor. Hâlâ olduklarını bilmek bizi mutlu ediyor. Tam da o sırada Osman Nihat Akın’ın şarkısı dilimize dolanıyor.

Yine bu yıl ada sensiz içime hiç sinmedi
Dilde yalnız dolaştım hep gözyaşlarım dinmedi
Bende şaştım nasıl oldu yüreğime inmedi
Bilme yalnız dolaştım hep gözyaşlarım dinmedi










Büyük konakların büyük bahçeleri arasından geçiliyor. Sonra her birine kendimizce bir hikâye uyduruluyor, selam veriliyor, selam alınıyor, merhabalaşılıyor. Üstelik bu merhabalaşma tüm cümle canla yapılıyor. Ada kedileri, köpekleri, kuşları, böcekleri unutulmuyor. Kedi çocuklar ada sokaklarından önümüze çıkıveriyor. Yanımıza gelmeyi seçenler tarafımızdan epeyce bir yoğruluyor, ağızları, burunları yeniyor, öpülüyor. Ada köpekleri poz veriyor, yerlere yatıyor, sevinçle bakıyor. Yemek yerken yarısı onlarla paylaşılıyor. Daha büyük tat alınıyor, karın sanki bir başka doyuyor. Her milletten her dilden insanla karşılaşıyor ki tarafımızdan bu durum kültürel çeşitliliğin ve etnik olarak çeşitli farklılıklar olmasına rağmen birlikte olmanın mümkün olduğunu gösterir bir güzellik olarak algılanıyor. Yeniliyor, içiliyor, sohbetler ediliyor, seviliyor, dokunuluyor, şakalaşılıyor. Akşam vapurunda dönerken bizi İstanbul’a kadar uğurlayan martılara son bir selam ediliyor. Bir daha ki sefere yine görüşmek üzere deniliyor, evlere gidiliyor.