26 Kasım 2009 Perşembe

Esme Rüzgar Yağma Yağmur Yolda Yolcum Var Benim!

Sabahtan beri internet üzerinden üye olduğum pek çok gruptan bayram tebriği alıyorum. Kutlamayın benim bayramımı, istemiyorum. Ben kendimi aldatıp “hohoho” bayram gelmiş “hahahaha” ya da “hihihihi” şeklinde olamayacak, bayramın geldiğine hiç mi hiç sevinemeyeceğim. Kusura bakmayın ama sıkıldım mesajlardan, hele bir tıkla binlerce kişiye gönderilenlerden. Göndermeyin bana, engelleyin beni. Silin gitsin kafanızdan varlığımı.

Ülkenin içinde bulunduğu durum iyice “bombok” iken bayramın getirdiği bir mutluluk varmış gibi yapamayacağım. Özellikle hayvan boğazlayarak aklanacağını düşünen, bu devirde o kadar yardıma ihtiyacı olan insan varken, “ben yardımımı etle yaparım kardeşim” diyen düşünce tarzıyla hiç ama hiç bağdaşmamışken, sevinmek mi şöyle dursun diyecek gelen mesajları okumaya dahi tenezzül etmeyeceğim.

Bu devirde et midir tek ihtiyaç? Bırakın tek ihtiyaç olmasını, listenin başında mıdır bu şey. Mesela siz kaç hayvanı kurban edince son bulacak eğitimden uzak kalmış çocukların özlemi… Bir ilaç almak için türlü işler yapanların hali. Demokrasi adı altında yapılan rezillikler? Sokak çocuklarının sayısında ki oran? Bırakın yâhû bu devirde ben et dağıtırım, fakir-fukaranın karnı doyar düşüncesine sığınmayı. Kaç buzdolabı poşeti aldınız? Neresini kıyma çektirip, dolduracaksınız buzluğunuza. Kaçını kuşbaşı yaptırıp, saklayacaksınız önümüzde ki bahara. Sonra yoksul, fakir, fukara. Siz önce bunların hesabını verin hep beraberce.

Şunu söylemeyi gerek görüyorum. Çünkü birileri çıkıp sen et yemiyor musun diyecektir. Evet pek sevgili şahıs ben et yiyorum. Ama orama, burama sürecek şekilde değil, vücudum için gereği kadar. Abartmıyorum, evimde et stoklamıyorum. Bilmem nesini çıkarmıyorum. Kendi buzluğum için bir canı boğazlatmıyorum. Belirli periyotlarla ve sağlığımı da tehdit etmeden kendim için gerekli olanı kadar tüketiyorum. Hiçbir zaman sürekli etli yemeklerin piştiği bir mutfağa sahip olmadığımı belirtmek istiyorum. Bizim evde öyle çorbanın içine, yok fasulyenin nohudun içine et girmeden olmaz düşüncesi hiç olamamıştır, her şey kararında ve olması gereken kadardır biliyorum. Üstelik konu et yiyip, yememek değildir, sığ düşünme diye üstüne basa basa söylemek istiyorum. Kendi düşünce tarzımda et dağıtarak yardımlaşma şekli çoktan tedavülden kalkmıştır diyorum. “Senin et dağıtman diğer yardımları yapmana engel mi”, “hem biz kendimiz için değil” tarzı köylü kurnazlığıyla yaklaşanları, keşke buraya kadar bile okumasaydınız diyerek hemen uğurlamak istiyorum. Üstteki çarpıdan sayfayı kapatıp, çıkınız diyerek kovuyorum. Zira ben böyle yardımlar artık boyut değiştirmeli, etle metle oyalanacak hal mi var, birbirini boğazlıyor millet, kör müsün düşüncesinde olanlardanım diyorum. Ekliyorum. İlla ki bir şey yapacaksanız bir şuraya, bir de şuraya bakın diyerek yönlendirme yapmayı görev biliyorum. Tüm bunların üzerine, yok canım kan akıtmadan olmaz ki diyerek gözünü kana bulayanları ise hadi yallah diyerek bir kere daha kovalıyorum.

Mutluyum evet, yüzüm gülüyor. Sesim de oldukça iyi çıkıyor bu sıralar. Sakın ola ki bu durumu bayrama bağlayıp tebriklerle saldırmayın. Cumartesi itibariyle kavuşacağım gerçek mutluluğumadır sevincim. Şimdi uzun zamandan beridir ayrı kaldığım canımla baş başa kalmak adına, bir haftalığına gerçek mutluluğuma sığınıp, gitmeyi seçiyorum. Oralardan olur da selâm eder miyim, hiç sanmıyorum...

25 Kasım 2009 Çarşamba

"Benden Öte Benden Ziyade"



Doğruluğuna inanmadığın hiç bir şeye ayak uydurma.
Sisteme uyma, ayak uydurma.
Çünkü değişmez sanılan şeyler de aslında bir günü bekler.
Yeter ki sen o güne kadar "onurunu" kaybetme.


Not: Fotoğraf Devlet Tiyatroları'na aittir...

24 Kasım 2009 Salı

Aşk-Yağmur-Çikolata

Bu üçü her birinizde gülümseme yaratmıştır eminim. Onları yan yana görmekten memnun olmayanlar olamaz, yok inanmam…



Sevgili ile çikolata yiyerek, yağmur altında dolaşıp gönlü hoş eğlemek. Aman tanrım diyorum, içimi gıcıklıyor ağzımda ki çikolatanın sert tadı. Sonra bir öpücük alıyorum çikolata kokulu dudaktan. Hani diyor ya şarkı bir dudaktan, bir yanaktan diye o hesap.



Çikolatalı Desen Çalışması

Nerden mi geldik bu konuya Ceynur’un albümünden. Evet albümün ismi; Aşk, Yağmur, Çikolata… Ama içindeki şarkılar öyle pek masumane değil sevgili okurlarım. Örneğin bu günlerde radyolarda, televizyonlarda sıkça dönen yağmur isimli şarkısının sözlerinde şöyle diyor.

Önüm arkam sağım solum sobe
Korkarım ki bu defa saklanamadın
İçimde kalmadı desem yalan
Gözünün ortasına patlamadım…

Aşk olduğu yerde yağmurun kokusu ve çikolatanın büyüsü de her an bozulmaya meyilli değil midir? Öyledir, öyledir…



Hazırlıkları yaklaşık 1 yıl süren albümün müzik direktörlüğünü ve prodüktörlüğünü Erkin Arslan yaptı. Müzik dünyasının başarılı isimleri albüm için bir araya gelirken, albüm grafik tasarımını Engin Yağmurdereli ve illustrasyonunu Behnan Shabbir, Ceynur’un imaj danışmanlığını ise Ceyda Balaban yaptı. Albümün ilk video klibi, çıkış parçası olan “Yağmur” isimli parçaya Murat Onbul yönetmenliğinde çekildi. Çekimleri bir tam gün süren klipte birbirinden farklı dört kadın karekteri canlandıran Ceynur şarkının sözleri ile şimdiden kadınların sesi oldu.

22 Kasım 2009 Pazar

Kasım Kitaplığı

Kasım kitaplığı köşesinden, tek yazara ait birbirini tamamlayan, üç yeni kitapla merhaba diyorum. İnci Aral’ın “Yeni Yalan Zamanlar” serisini okumanızı tavsiye ederek, sizleri entrikaların içine çekmek istiyorum. İşte yeni yalan zamanlar, işte Yeşil, Mor ve Safran Sarı…



“Bir dostluk nasıl tarazlana tarazlana incelir, kopma noktasına gelir, ya da üstündeki lekeler genişler, yayılır? Güvensizlikler, kazık atmalar onu nasıl eritip yok eder, bir evlilik nasıl eskir, derinliğini yitirip yüzeyselleşerek tek boyutluluğa indirgenir de insan yanılmışlığın acısını duyar; ayrılık göründüğünde bir sevi nasıl da parıltısını yitirir, koflaşır, yaşananlar unutulmuş, değerler değersizmiş gibi yoksanır; yaşam biterken bilinenler bilinmiyormuş gibi yapılır, dayanılamayan şeylere dayanılır? Yeni Yalan Zamanlar da bunları, yaşamımızı dolduran yalanların öyküsünü anlatıyor ve bunun için hem insanları hem de onların kurdukları, yaşadıkları bütün kurumları, duyguları ve dürtüleri inceliyor İnci Aral... Özellikle aile içi şiddetin ve ensestin anlatıldığı bölümler acının yürekteki el izleri gibi paralayıcı. Çarpıcı, şaşırtıcı, güçlü ve yeniliklerle dolu bir kitap..."



“Mor, küçük bir Ege kasabasında yaşayan dört çocuklu bir çiftçi ailesinin yıllara yayılmış trajik hikâyesini sürükleyici bir aşk ve entrika çerçevesinde günümüze taşıyarak yirmi dört saatlik bir zaman diliminde anlatan bir roman. '68 kuşağından, sistemin bir parçası haline gelmiş işadamı ve turizmci İlhan Sacit, kızı yaşındaki Renginur'a tutulup ondan bir de çocuk sahibi olunca karısını yıkmış, hırslı baldızının kinini bilemiştir. İlhan'ın kardeşi öğretim üyesi, hâlâ solcu ama kafası karışık Armağan, ağabeyinin tersine kapalı, kendini ağıra satan bir erkektir ve iletişim sorunları yüzünden evliliği bitmek üzeredir. Kızkardeş Gülcan'sa ailedeki ölüm ve intiharlardan sonra iyice umutsuz ve tükenmiş durumda alkole sığınmıştır. Aile çevresi, İlhan Sacit'in otelinde, evlilik dışı doğmuş çocuğunun birinci yaş günü dolayısıyla biraraya gelirler. Gece güzel başlayacak ama günün ilk saatlerinde beklenmedik bir cinayetle sona erecektir..."



"Genç yaşta yükselmiş bir yatırım uzmanı; eski eser kaçakçısı bir kadın; üniversite mezunu bir telekız. İnci Aral, "geleceksizlik" üzerine kurduğu romanında bu üç kişinin kesişen yollarını anlatıyor. Safran Sarı; para, güç ve başarı peşinde koşarken kimliklerinden, aşktan ve umutlarından uzaklaşan, en sonunda ruhunu kaybedenlerin serüveni…"

Gelelim benim görüşüme. Bu üç kitabın içinde en çok Safran Sarı'yı beğendiğimi belirtmeliyim. En karışık anlatıma sahip olan kitap ise Yeşil'di. Bir erkeğin hayal dünyası ile asıl hikaye birbirine girdiğinden ne nedir, kim kimdir okurken yoruldum diyebilirim... Ama Yeni Yalan Zamanları şiddetsiz okumanızı tavsiye ederim :)

Not: Tırnak içinde verilen bölümler kitap arka kapak yazılarıdır...

14 Kasım 2009 Cumartesi

Saturday and Istanbul




İyi bir reklam, iyi bir iş, yaratıcı üstelik... Burası İstanbul sonuna ne eklerseniz ekleyin. İyi ya da kötü. İstanbul'un da umurundaydı...İzle

13 Kasım 2009 Cuma

La Fontaine Party. Party of La Fontaine :))


Biliyorum yandı gemiler, beni gören seni bana diler…bla bla bla şeklinde devam eden şarkıyı bu adamla birlikte söylemek bu akşam bana ve beraberimdekilere iyi gelecektir diye düşünmekteyim. Zira biz pek severiz kendisini.
Murat Dalkılıç bu akşam Life Roof’da… Haberi olmayan varsa olsun dedik. Şimdilik biz müsade istedik :))

10 Kasım 2009 Salı

Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu, büyük askeri deha, siyaset, bilim, kültür adamı Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ümüzü saygı, sevgi ve rahmetle anıyoruz…



08 Kasım 2009 Pazar

Acelesiz Bir Pazar Sabahı...

Acelesiz bir pazar sabahı vardı. “S.” yurt dışında olunca büyük planlar yapılmayacaktı, Güya kendi halinde bir pazar geçsin hem de evde sadece dinlenilsin isteniyordu. Ancak sabah sabah çalan telefonla uyanıldı. Kim bu sabahın köründe denildi, kalkıldı. A. arıyordu, ne yapacaksın diye soruyordu. Ya bu saatte bunu sormak için mi aradın denildi. Yuh be oğlum saat 11:00, ne bu saati, kaçta yattın yine sen denilince, günün yarısının çoktan kaçırılmış olduğu anlaşıldı. Kaçırılsa da önemi yoktu. Zaten kendi halinde, plansız, nasıl olursa öyle bir pazar olması düşünülmüştü. Sen olduğun yerde kal, ben gelecem diyip konu tatlıya bağlandı. Neyse bunun üzerine yataktan kalkıldı. Kahvaltı yapılmadı. Sert bir kahve içildi. Dün akşam A., E., R., ile gidilen harika oyun düşünüldü, oyun kitapçığına tekrar göz gezdirildi. Sonra bilgisayar açılıp, günlük gazetelere şöyle bir göz atıldı. Bu sırada kendine gelindi.



Ali Yılmaz -2005

Öğleden sonra S.’nin evine gidecek olan, Cano’dan sorumlu Bayan F. arandı. Sen bugün gitme, ben az sonra gidip Cano’yu alacağım, dışarı çıkaracağım denildi. Ben çoktan geldiydim demesine üzerine, eh iyi o zaman bende geliyorum kahvaltılık bir şeyler hazırla da orda kahvaltı yapayım denildi. Siz gelin her bir şeyimiz var dendi. Eşofmanlar giyildi, boğazın havası içe çekildi, Ortaköy sahilden Bebek’e gelindi. Sokağın çocuklarıyla (kedi ve köpek tayfası) selamlaşıldı. S. yokken burası göze daha bir başka göründü. Sanki biraz tuhaf olundu. Bu sırada sabahın köründe beni rahatsız eden( :))) saat 11:00) A. kendi evinin balkonunda kahve sefasına devam etmekteydi. Önce onun bahçesine girildi, selamlaşıldı, Cano’yu alıp yürüyüş yapalım dendi. Yok, ben o işi bitirdim demesi üzerine, o zaman sen yana gel de kahvaltıda eşlik et bari denildi. A. alındı, S.’ nin evine gidildi.

Bayan F. kapıyı açtı, Cano beni görünce sevindi. Havladı da, havladı… Bayan F.; siz gelecem diyince yandan poğaça aldım geldim, hadi hazır hemen buyurun dedi. Saat bu sırada 13:00’e yaklaşmıştı. A. ile sohbet edildi, ondan, bundan, şundan konuşuldu. Akşamüstü için bir plan yapıldı. Benim sahil yürüyüşünden sonra buluşmak üzere kapıda ayrıldı. Sabırsızlanan Cano ile Bebek sahilinden Sarıyer yönüne yüründü, üstelik birde geri gelindi. Bu sırada hep S. düşünülüyordu ki telefon çaldı, S. ile konuşuldu. Yürüyoruz, sahildeyiz ama sen yoksun denildi. Birlikte yapılan yürüyüşler, İhsan abinin teknesindeki sabah kahvaltıları hatırlandı. Cano’nun sesi dinletildi. Evde ne var ne yok dedi, ben gidip geliyorum sorun yok denildi. Yapılacak program aktarıldı, onun programı dinlendi. Daha epeyce işinin var olduğu anlaşıldı, can sıkıldı. Az kaldı sen sıkma canını, hem gelince bir sürprizim var dendi. Israr edilmesine rağmen ağzından laf alınamadı. Bekle ve gör dendi. Telefon hiç kapatılmak istenmese de kapatıldı. Sonra Cano ile eve dönüldü. Hızlı bir duş alınıp, üst baş değiştirildi, Bayan F.’ye birkaç şey tembih edildi ve A.’nın evine geçildi.


Ali Yılmaz - 2005

A.ile birlikte İstinye Park’a gidildi. Yarın ki önemli toplantısı ile ilgili yolda sohbet edildi. A. birkaç takım elbise alacaktı, onun için şöyle bir bakalım önce denildi. Ancak huysuz adamdı, öyle çok çok vakit ayırmazdı. Her zamanki yerine gidip, 4 çeşit güzel takım seçildi. Mağazada ki personelle sohbet edildi, çaylar içildi. Hiç akılda yokken kendime de bir şeyler alındı. Sonra yemek yenildi. A. önce beni eve bıraktı, bana gidelim film izleyelim demesine rağmen, yeter yoruldum denildi. Sen mi, yaşlı olan biziz nasıl yorulursun dedi, gülündü. Yarım kalmış kitap tamamlanacak, S.’nin giderken armağan ettiği albüm dinlenilecek ve yatılacak şeklinde konu aydınlatıldı. Senin bu planlı halini seviyor olsa gerek dedi... İşte böyle bir gün daha geçtiiiiiiiiiii, gittiiiiiiiiii…



Ve İstanbul geceliğini giyindi, şimdi daha bir farklı şehir sanki daha bir(...) Bu da bu akşama eşlik etsin...

06 Kasım 2009 Cuma

Two weeks

İçinizden geldiği gibi ve sizi siz yapan biri. Tamamlayan, hiç eksilmeyen, eksiltmeyen, aksine çoğaltan ve güzelleştiren. Güç veren, destek olan, sarılan, sarmalayan. Bir anı bin ana eş kılabilen, dünyayı sizin için döndürebilen, “hayat be işte, nedir ki, yaşıyoruz, seninle anlamlanıyor” diyen ve dedirten, “sen varsın ya gerisi önemsiz” duygusunu hissettiren cânı, canın yarısını uğurlamak…



Uçağının kalkacağı o tabloya bakmak uzun uzun. Zamanın anlamını daha derinden anlamanın sarsılmışlığını yaşamak. Dış hatların o soğuk havasını hissetmek, ülkenin içinde olmak ama değilmişsiniz gibi yabancılaşmak, duygulanmak, sarılmak, göndermek, kendinizi de alıp gitmesine izin vermek, iki haftalığınada olsa biraz dağılmak…
Anlayamamak, anlatamamak her şeyi bir arada yaşamak… Ama çok sevmek, hep onunla olmak istemek ve döneceği gün için beklemek, susmak ve beklemek…

31 Ekim 2009 Cumartesi

Fettucuni and Red Wine and Love


S. seninle bir şeyler yapmayı seviyorum...